Hacettepe Üniversitesi
/ Tarih Bölümü, 4. Sınıf
OSMANLILARDA LÂLE
KÜLTÜRÜ
I. GİRİŞ
Bir toplumun
ruh halini anlamak için, o toplumun uğraşlarına bakmak gayet
mantıklı olabilir. Lâle sevgisinin özellikle Osmanlı Devleti’nin
çöküş döneminin, en gösterişli zamanında bir tutku haline gelmesi
sosyolojik açıdan değerlendirilmesi gereken bir konudur. Halk ve
saray çevresinin bu çiçeğe karşı beslediği sevginin kaynağı, o
dönemdeki iç ve dış durumlardan kaynaklanabilir. Artık Avrupa’daki
topraklarını kaybetmeye başlayan Osmanlı Devleti Pasarofça
anlaşmasıyla girdiği barış dönemini, Lâle Devri adıyla yaşamıştır.
Bu dönemde padişah ve saray çevresi büyük bir israfa başlamış, halk
bu dönemde ağır vergiler altında ezilmiştir. Bu döneme Lâle Devri
denmesinin sebebi yeni yapılan bahçeler,saraylar, kasırların
lâlelerle donatılmasıdır. Saray çevresi ve halkın bunaldıkları savaş
ortamından bir nebze de olsa güzel ortamlara uzaklaşma istekleri de
bu tutkuya neden olmuş olabilir. Sadrazam İbrahim Paşa bile kendi
elleriyle lâle yetiştirmektedir.
Lâle sadece
Osmanlı Gerileme devrinde değil , Osmanlının bütün dönemlerinde
gözdeliğini korumuştur. Anadolu’ya Türklerle birlikte gelen lâle
Selçuklu Döneminden itibaren Türkler için bambaşka bir yer
tutmuştur. Lâlenin diğer çiçeklerden sıyrılıp Türk ruhuna değişik
bir şekilde hitap etmesinin sebebi hayli ilginçtir. Gerek şekli,
gerek ismi onu farklı kılmıştır.
II.
LÂLENİN FİZİKSEL YAPISI VE ANAVATANI
Lâle
zambakgiller familyasından, yaprakları uzun ve mızraksı, çiçekleri
kadeh biçiminde, türlü renkte, alacalı bir süs bitkisidir.
Çiçeklerin parlak renkli, hemen hemen bir birine eşit olan altı taç
yaprağı vardır.
Ayrıca çok tohumlu bir
bitki olup, kapsül yapısında meyveleri vardır.
Lâlenin
anavatanın Orta Asya olduğu yaygın bir görüştür. Beşir Ayvazoğlu
Lâlenin Türkistan’ın bozkırlarında yabani bir çiçek olarak uç
verip, Bulgar Türkleriyle İdil boyuna, Timuroğulları ile Hint’e,
Selçuklularla İran’a ve Anadolu’ya geldiğini savunmaktadır. Lâleye
yabani olarak Akdeniz’in kuzey kıyıları ve Japonya’da da
rastlanmaktadır.
Çiçek
kültürü Türkler de oldukça gelişmiş olup, lâlenin bu kültürde özel
bir yeri vardır.Ayrı bir öneme sahip olan lâle motifi, tarihi
kaynaklardaki örneklerden de anlaşılacağı üzere ilk olarak Orta
Asya’da ortaya çıkmıştır.
Sanat tarihçilerinin büyük bir kısmı Orta Asya sanatında veya
16. yüzyıla gelinceye kadar Türk sanatı süslemelerinde lâleden
bahsetmezler. Lâle form benzerliğinden dolayı palmet grubu
içerisinde değerlendirilir.
Hun sanatına ait bilgilerin büyük çoğunluğunda ve kurganlarda
çıkarılan buluntularda lâle motifinin yoğun bir şekilde
kullanıldığı süs eşyalarına ve aksesuarlara rastlanmıştır. M.Ö. 5.
ve 6. yüzyıllarla tarihlendirilen 1.Pazırık Kurganı’nda bulunan at
koşum takımına ait ahşap malzemelerin ve eğer için kullanılan
deriden kesilmiş parçaların, lâleye ait palmet motifleri olduğu
görülmektedir. Uygurlar dönemi ile ilgili bir mezardan çıkarılan
ipek kumaş üzerinde de lâle motifleri net bir şekilde
görülmektedir.
III.OSMANLILARDA
LÂLE SEVGİSİ
İran
Selçuklularının ve Büyük Selçukluların sanat eserlerinde, 12.
Yüzyıldan itibaren, lâle motiflerine rastlanmaktadır.Anadolu
Selçuklu devletinin başkenti Konya’da ki eserlerde de lale
motiflerine rastlanır.
Lale ve lâle kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte
geldiği kesindir.
İstanbul’un
Fethi’nden sonra, şehir imar edilirken, bizzat Fatih’in emri ile
yeniden düzenlenen bahçeler (parklar) lâlelerle süslenmiştir.
Zaten Fatih Sultan Mehmet bir bahçıvandı.Bu meslekte çok
önemli bir yeri
vardı.Boş vakitlerinin çoğunu bunun için harcar ve bundan
büyük bir haz duyardı.Seferler arasındaki boş zamanlarda Topkapı ve
diğer sarayların bahçelerinde çalışmaktan da büyük zevk alırdı.
Kanuni devrinde de, lâle türleri geliştirip çoğaltılmıştır.
Türkler ve özellikle Osmanlılar yaşakları çevreyi güzelleştirmeye
çalışmışlardır.Bunun için özel gezinti alanları yapılmış, İstanbul
ve diğer büyük şehirleri park ve bahçelerle donatmışlardır. İstanbul
bahçelerinin vazgeçilmez çiçeği olarak başta lale, gül,karanfil ve
zerrin gibi çiçekler yetiştirmişlerdir.
Lâlenin Osmanlılar tarafından bu kadar kabul görmesinin
sebeplerinden biri de Arap harfleri ile
(
ﻻ ﻟﻪ )
şeklinde
yazıldığında, Allah ( ﷲ )
kelimesinde ki bütün harfleri kapsamaktadır.Harflerinin
karşılığı sayılar hesabına dayanan “ebced” usulüne göre de “Allah”
kelimesi ile “ lâle” kelimesinin aynı rakama tekabül etmesi,
ediplerde “yaratıcı”nın yarattıklarında tecelli etmesi düşüncesinden
hareketle derin bir heyecan uyandırmıştır.
Lâle , Arap harfleri ile yazılır ve tersinden okunursa (
ل
ﻫﻼ ) = Hilal =Ay olur; Hilal veya Ay
da Osmanlı Devleti’nin amblemidir.
Osmanlı
Kültürünün klasik ölçülerini bulduğu yüzyıl İstanbul’unda bahçe ve
çiçek zevki bütün halka yayılmıştı. Bu sevgi ve merak dışarıdan yeni
türlerin getirilmesine de yol açtı.2. Selim Devrinden itibaren
imparatorluğun çeşitli bölgelerinden lâle ve sümbül soğanları
ısmarlandığına dair fermanlar bulunmaktadır. 2. Selim, Kırım’ın
güneyindeki Kefe’den 300.000 adet lâle soğanı ısmarlamıştır. Türk
çiçekçilik tarihiyle ilgili araştırmaları bulunan Turhan Baytop,
“Lâle-i Rumi” denilen ve ayırcı özelliklere sahip olan Osmanlı
Lâlesi ’nin Kefe’den getirilen bu lale soğanlarından elde edildiği
düşüncesindedir.Bu laleler seçme ve melezleme yoluyla elde
ediliyordu.
Çiçek
soğanları ve fidanları sadece saray tarafından ısmarlanmıyordu;
meraklılarda bir yolunu bulup yeni türler elde etmek için çeşitli
yerlerden soğanlar getirtiyor, imkan bulursa kendileri temin
ediyorlardı.Bu
çiçek ve lâle merakı İstanbul’a gelen yabacıları bir hayli
etkilemiş ve hayran bırakmıştır.Fransız şair ve devlet adamı
Lamartin’de bu tesire kapılanlardan biridir.Lamartin, Topkapı sarayını
gezerek Türklerin doğaya yakınlıklarını ve göz zevkine ne kadar önem
verdiklerini anlatır.
Miss Julia Parabe adındaki bir İngiliz kadınsa, İstanbul’un o
yeşilliğe ve çiçeğe boğulmuş sokaklarını, evlerini, yalılarını
görünce hayretler içinde kalmış ve “Keşke Shakespeare, Romeo ve
Juliet’in bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi’ni görmüş olsa idi”
demiştir.
VI.
LÂLENİN AVRUPA MACERASI
Anadolu’da
13. yüzyıldan beri lâle yaygın olarak motiflerde kullanılıyordu.Bu
dönemde Roma ve Bizans’ın nedense bu çiçekle hiç ilgilenmemiştir.Avrupalı
yazarlar ilk dönemlerde lâleyi tanımadıklarında bu çiçeği, bir çeşit
zambak (lilium) olarak kabul etmiş ve bu düşünüşe göre isimlendirme
yapmışlardır. P. Bellon “Lils Rouges” (kırmızı zambak), C. Clusius
“lilionarcissus” (nergiz zambağı),A. Toderini ise “Lys Sanguins” (KanRrenkli
Zambak) isimlerini kullanmışladır.Bugün
Avrupa ülkelerinde lâle için kullanılan Tulip veya Tulipe
kelimesinin aslı O. G. Busbecq hatıratında Türklerin bu bitkiye
“Tulipan” ismini verdiklerini yazmıştır.S. W. Murray bu ismin
Türklerin başlarına sardıkları “tülbent”ile ilgili olduğunu, O. G.
Busbecq ile tercümanı arasında meydana gelen bir yanlışlık sonucu
ortaya çıktığını kaydetmektedir.
Lâlenin Türkiye’den Avrupa’ya hangi tarihte götürüldüğü kesin olarak
bilinmemektedir.Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Kanuni Sultan
Süleyman nezdindeki büyükelçisi Ogier Ghislain de Busbeck 1554
yılında geldiği İstanbul’dan Avusturya’da yaşayan dostu Carolus
Clusius’a lale soğanları gönderdiği sanılmaktadır.Daha sonra
Hollanda’ya giderek Leiden Üniversitesi’nde göreve başlayan Clusius,
bu ülkelerde laleyi ilk yetiştiren ve lâle endüstrisini kuran kişi
olarak bilinmektedir.Ancak Avrupa’da lâle merakının daha da önce
başladığına dair kayıtlar da vardır.B. Belon adlı bir Fransız hekimi
1549’da çıktığı Yakındoğu seyahati sırasında İstanbul’a da uğramış
ve hatıratında kırmızı zambak diye söz ettiği lâle çiçeğinin
soğanlarından edinmek için bir çok yabancının gemilerle İstanbul’a
geldiğinden söz ermiştir.Lâleyi Avrupa’da meşhur ettiğini iddia
eden Conrad Genser de bu çiçeği ilk defa 1559 yılında, Ausburg’da
, ender egzotikler koleksiyonuyla şöhret kazanan Newart’ın
bahçesinde gördüğünü ona da soğanların İstanbul’da ki bir dostu
tarafından gönderildiğini söyler.
14.
yüzyılın ortalarında Avrupa’ya giden lâle, özellikle Hollanda ve
Almanya’da aranan bir meta haline gelmişti. Lâle merakı bir ara
kelimenin tam manasıyla çılgınlık haline gelmişti.Charles Mackay’ın
“Tuliptomania” adındaki makalesi bu konu hakkında çarpıcı bilgiler
sunmaktadır.Bu dönemde bir lale soğanına bütün servetini yatıranlar
vardı.Schinler 1922’de yazdığı bir eserde, “Bir lale soğanın 9000
altın Mark’a satıldığı olmuştur” diyor, üstelik lale devrinden çok
önceki yıllarda, “Naibi Krali” adındaki bir lalenin soğanı için
şunları verdiğini söylüyor: “2 araba yulaf, 4 araba arpa, 4 semiz
öküz, 12 semiz koyun, 8 semiz domuz, 2 fıçı şarap, 4 fıçı bira, 2
fıçı tereyağı, 50 kilo peynir, 1 karyola, 1 kat elbise, 1 de gümüş
vazo.”1636
yılında nadir türlere talep artmış ve bunların satışlarını
gerçekleştirmek üzere Amsterdam, Roterdam ve Leiden gibi
şehirlerdeki borsalarda düzenli pazarlar kurulmuştu.İş zamanla öyle
bir noktaya vardı ki, bazı tüccarlar, her türlü yola başvurarak
fiyatlarda dalgalanmalar meydana getirmeye başladılar.Ne var ki
çılgınlığın sonuna kadar böyle devam etmeyeceğini anlayan bazı
tüccarlar, birden tavır değiştirerek yeni soğanlar almadıkları gibi
ellerin de kilerini de yüksek fiyatlarla satmaya başlayınca işin
rengi değişti ve başlayan büyük panik sonucunda lâle zengini bir çok
büyük tüccar birden yoksullaşıverdi; Çılgınlık sona ermişti.
Avrupa’ya
özellikle de Hollanda’ya giden lâle soğanları melezleme yoluyla,
yeni türler elde edilerek Osmanlı İmparatorluğuna rakip bir durma
gemiş, hatta Osmanlı İmparatorluğunda ki lâleciliği geçmiştir. Artık
lâle Osmanlı Devletine Hollanda’dan getirilmeye başlamıştır.
V.
LÂLE DEVRİNDE “LÂLE”
III. Ahmed II.
Mustafa’dan boşalan tahta oturmuştur.Savaştan hiç hoşlanmayan bir
hükümdardır.Ama şartlar,hükümdarlığının ilk on beş yılında savaşı
zorunlu kılar.1718 yılında imzalanan Pasarofça Anlaşmasından sonra,
kendini bu anlaşmayı telkin eden damadı Nevşehirli İbrahim Paşa’yı
sadrazamlığa getirdi.
Pasarofça
Anlaşmasıyla başlayan barış devri, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın
gayretleriyle çeşitli imar ve ıslahat faaliyetlerinin başlatıldığı,
kapıların Avrupa kültürüne aralandığı devir olur. İlk matbaa bu
devirde açılmıştır.Öte yandan, İstanbul’un manzara bakımından en
güzel yerlerine, köşkler ve kasırlar inşa ediliyordu.Özellikle
Kâğıthane III.Ahmed devrinin gözde mekanlarından biri
olmuştur.Evliya çelebi de Kâğıthane’de bir lâlezar mesiresinin
bulunduğunu ve burada Kâğıthane Lâlesi denilen rengârenk bir lâle
türünün yetiştirildiğini anlatır.
Bu önemde
inşa edilen ve Patrona Halil Ayaklanmasıyla isyancılar tarafından
yıkılacak olan Sâdâbâd Kasrı, Fransız mimarisinin ünlü Versailles
Sarayı örnek alınarak yapılan yapıtlardandır.
Nevşehirli
Damat İbrahim Paşa Tam bir lâle tutkunuydu.Hollanda’dan gelen bir
lâleye Lü’lü-i Ezrak adını vermiş ve bu lâleden yetiştirenlere
ödüller vermişti.İbrahim Paşa’nın kendi yetiştirdiği bir lâlede
vardı ve adı Âsâfî idi.
Nadir lâle
soğanı elde etme tutkusu, kısa bir sürede 17. yüzyıl başlarında
Hollanda’da ki benzer bir delilik halini aldı.III. Ahmed devrinde
lâle merakını anlatmak için lâlenin 2 binden fazla formunun elde
edildiği söylene bilir.Eskilerin Lâle-i Rûmî dedikleri Osmanlı
Lâlesi denilen cinsin yaklaşık 2 bin tanesinin adları, özellikleri
ve yetiştiricileri çiçek tezkirelerinde ve lâle mecmualarında
kayıtlıdır. Lâle-i Rûmî Avrupa lalelerinden çok farklıdır.
Osmanlı
Lâlesi’nin çiçeği badem biçiminde yaprakları ise hançer şeklinde ve
uçları tığ gibi ince ve sivridir. Islah edilmiş ilk lâle çeşidini
elde edenin Şeyhülislam Ebu Suud Efendi olduğunu belirten T. Baytop
, zaman içinde yüzlerce lâle çeşidinin yetiştirildiğini ancak Lâle
Devri’nin (1730) sona ermesiyle birlikte İstanbul yani Osmanlı
Lâlesi’nin yavaş yavaş ortadan kalktığını belirtmiştir.
Lâle
Devri’nde lâle ticari bir mal haline geldi.Nadide çeşitler yüksek
fiyatlarla alınıp satılmaya başlanmıştı.Bazı çiçek meraklıları
nadide türleri mutlaka elde etmek istedikleri için, çiçek
piyasasında dalgalanmalar, hatta yolsuzluklar yaşanıyordu.Damat
İbrahim Paşa bu durumu önlemek için, 1725 yılında lâle soğanlarının
fiyatlarını belirleyen bir fiyat listesi hazırlamış ve soğanların bu
listedeki fiyatların üzerinde satılmasını yasaklamıştı.
Bu listenin düzenli uygulanıp uygulanmadığının kontrol edilebilmesi
için Şeyh Mehmed Lâlezârî , Serşukûfeci , yani çiçekçibaşı olarak
tayin edilmiştir.
Lâle Devri tüm
yenilik ve atılımlara rağmen, saray ve çevresinin toplumu rahatsız
edecek derecede zevk ve israfa dalması yüzünden kanlı bir
ayaklanmayla sona erdi. Lâle zevki Lâle Devrin’den sonra bir süre
daha sürdü; ama üst üste yaşanan savaşlar, devletin ve halkın
yoksullaşmasına neden olan ekonomik krizler yüzünden , bahçe ve lâle
yetiştiricilerinin sırları da unutuldu.
Lâle Devri adı
Yahya Kemal Beyatlı tarafından Meşrutiyet’ten sonra verilen addır.Ahmed
Refik Altınay, aynı yıllarda bu isimle bir kitap yazınca tarih
literatürüne bir terim mahiyetinde iyice yerleşmiş ve batılılarca da
kullanılmıştır.
VI.
LÂLENİN TÜRK EDEBİYATINDAKİ YERİ
Lâle Türk
edebiyatında özellikle şiirde çok önemli bir yere sahiptir.Lâle
klasik Türk şiirine 15. yüzyılda iyiden iyiye
yerleşmiştir.Renginden dolayı, kan, mum, şarap, yanak, yara gibi
unsurlara, şeklinden dolayı kadehe benzetilmiştir.
Klasik Türk
şiirinde 16. yüzyıla kadar sözü edilen lâlelerin yabani türleridir.
Yabaniliklerinden dolayı “taşralı”dırlar. Bir bakıma lâle
utangaçlığın, çekingenliğin sembolüdür:
Taşradan geldi çemen sahında bîçare durur
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler.
Necati Bey
* Lâle
merakının ezeli olduğunu ifade eden Remzi Efendi ise;
Lâleye pîr-i sabâdan bu nefes şimdi
değil
Ezelidir bu hevâvü heves şimdi değil.
*Lâle,
şiirde en çok lâle genel ismiyle kullanılmıştır.Buna rağmen çeşitli
kültür yoluyla elde edilen lâlelere verilen şairane
isimlerinde klasik şairlerin eserlerinde yer aldığı görülmektedir.
Duhânî Lâle
;
Şarâb-ı ergüvânîdir Duhânî Lâle câmında
Ne kan tamdıysa odunda benim bağım
kebâbında.
Şeyhi
Gül-rîz ;
Sûk-ı isti’dada şehr-âyîn edip yâran-ı nazın
Ettiler Gül-rîzler âvîhte dükkân
üstüne.
Nedim
*Lâle
Devri’nin ihtişamını Nedim şu dizeyle çok iyi ifade etmiştir;
Lâlenin tohumunu eksen dolu peymâne gelir.
* Türk
Halk Şiirinde de lâle kullanılan bir tema olmuştur.
Kaşların göz ile ediyor cengi
Söyleşir yavrılar, koç yiğit
dengi
Çiçekte, meyvada yoktur menendi
Lâleden kırmızı,gülden
ziyade
Karacaoğlan
Çayır çemen hep seçildi
Dolu peymâne içildi
Lâle sünbüller açıldı
Cennet oldu bağlar şimdi
Gevheri
VII.
ELSANATLARI VE ÇİNİDE LÂLE
16. yüzyılın
birinci yarısında ilk olarak kullanılmaya başlayan kırmızı renkle
beraber, çinilerde lâle motifi görülmeye başlanmıştır ve yaygın
olarak kullanılmıştır.
Bursa Şehzade
Mustafa Türbesinde, Rüstem Paşa Camii, Ramazan Efendi Camii,Kula
Kurşunlu Camii vb. yapılarda lâle motifi örnekleri taşıyan çiniler
bulunmaktadır.
Seramikte de
lâle, sümbül , karanfil ve gül motif olarak kullanılmıştır. Lâle
motif olarak kumaşlarda da karşımıza çıkmaktadır.II. Süleyman’ın ,
Yavuz Sultan Selim, III. Murat’ın yalnızca lâle motifi kullanılmış
kaftanları vardır.Aynı zamanda lâle motifi sultanların
ayakkabılarında ve çizmelerinde de bulunuyordu.
Halı ve
kilimlerde,cami , mescit, türbe,medrese,sebil ve okul gibi yapıların
duvarlarına , her renkten lâle işlenmiştir. Özellikle Süleymaniye
Camisinde bulunan Mimar Sinan’ın ters lâlesi bir aykırılığın
simgesiydi.
VIII.
SONUÇ
Lâlenin
Türkler için farklı bir değer taşımasının sebebi , göze hitap
etmesi dışında , en çok yetiştirildiği dönemle ilgilidir. Saray ve
saray çevresi yanında sırdan halkında ilgilendiği bu çiçek kelimenin
tam anlamıyla “moda” halini almıştır.Aynı zamanda değeri gittikçe
artan ve çeşitleri çoğaltılan bu çiçek ticari bir mal haline
gelmiştir. Osmanlı günlük yaşamına da ayna tutan bu çiçek, şiirlere,
fermanlara, hikayelere konu olmuştur. Osmanlının neden bu çiçeği bu
kadar benimseyerek sevdiğini, özellikleri ile anlamış
bulunuyoruz.Yinede bir çiçeğin bir dönme ismini verecek kadar önem
kazanması, beklide tarihte nadir rastlanan olaylardan biridir. Bu
Osmanlıların “güzele” ve sanata verdiği önemi de ortaya
çıkarmaktadır.